İnsan hayatının bir bölümü anormal sıkıntılarla ve çilelerle dopdolu olur. Hafızaya çivi gibi çakılır adete.. Bulunduğu andan mazi derelerine baktığında, sıkıntılarla dolu o günleri veya ayları veya yılları, hep bir iç burukluğuyla hatırlar. Belki de hatırlayabildiği tek şey onlardır.
Çünkü bir mücadele verilmiştir sıkıntılara karşı. Sıkıntı olmadan, sancı olmadan, rahat geçen günler hatırlanmaya değecek kadar kazınamaz hafızalara. Bir anneye hayatında hiç unutamadığı anları sorsak muhtemelen doğum sancısı çektiği anları söyler bize.
Ve birçoğumuzun hafızasına çiviyle mıhlanan o yıllar çocukluktan gençliğe veya yetişkinliğe geçilen, sorunların ve sorumlulukların ve de soruların arttığı yıllardır..
Ben de böyle bir dönem geçirdim. Başta her şey çok güzeldi. Ellerimizde kırılsa da önemi olmayan basit oyuncaklarımız ve de basit hayallerimiz vardı. Mesela en pahalı oyuncağımız uzaktan kumandalı arabamız ve en büyük hayalimiz de çizgi film de izlediğimiz ‘Power Rangers’ karakterlerinden biri olabilmekti. Her şey basit ve eğlenceliydi. En büyük hırsımız mahalle maçlarında gol atabilmek içindi. Sadece annemiz gece ışığı kapattığında karanlıktan korkardık. Hasılı kelam, hayat bize güzeldi.
Ve yıllar geçti aradan. Kırılsa da önemi olmayan oyuncaklarımızın yerini büyük sorumluluklar ve sorunlar aldı. Artık her şey basit ve eğlenceli olmuyordu ne yazık ki. Bilakis, sorumluluklar sırtımıza dağ gibi yüklenmiş ve taşınmayı bekliyordu. Kimileri için ölüm yalnız sevdiklerimizi kaybettiğimizde aklımıza geliyordu. Kimileri içinde ölüm akıldan çıkmıyor artık gece karanlığından değil ebedi karanlıktan korkuyordu.
Kimi zaman isyankar bulduk kendimizi, kimi zaman da şükreder bulduk yalandan da olsa. Hırslarımızın yerini para, rahat bir yaşam ve fiyakalı bir meslek almıştı. Sahip olabileceğimiz en değerli şey kumandalı araba olmaktan çıkmış, Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyada ki vazifem nedir? Gibi soruların cevapları olmuştu..
Böyle bir dönem yaşamadım diyen varmıdır bilmem ama ben yaşadım. Büyünce ne olmak istiyorsun diyen büyüklerimizin yerini ben almıştım. Öğretmen olmak istiyorum desem de önceleri, öğretmen arıyordum artık, bana beni anlatacak, sıkıntımı giderecek.. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki çok sürmeden bana aradığım öğretmenimi buldurdu. 2008 yılında, aslında yıllardır evimde, kitaplığımda duran Risale-i Nur’larla tanıştım..
Değerli bir arkadaşımın, her defasında atlatmaya çalıştığım “Nurmektebi’ne gel” çağrılarına artık dayanamadım ve Nurmektebi’ne geldim. Böyle bir yer daha önce hiç görmemiştim. İnsanların birbirine olan sevgisi, kardeşim deyişi hafızamda epey yer etmişti. Kürsüden insanı etkileyen bir hitabetle keyifli bir sohbet dinlemiştim. Çayı her ne kadar kötü olsada ortamın sıcaklığı ve samimiyeti paha biçilemezdi.
Kürsüde insanlara Risale-i Nur dersi yapan abinin, Uğur Akkafa’nın bir sözü hafızama mıh gibi işlenmişti o gün. “Bizler müslümanız, Müslüman Namaz kılar, Kur’an okur. Ben zannetmiyorum ki burada namaz kılmayan, Kur’an okumayan biri olsun” Tüm samimiyetimle söylüyorum ki, hayatımda hiç bu kadar etkilendiğim bir cümle olmadı. Başımdaki saçlar adedince yerin dibine batmıştım. Namaz kılmam konusunda ki telkinleri çok defa almışımdır belki fakat bu farklıydı. Bu ses Uğur Akkafa’nın değil vicdanımın sesiydi.
O günden sonra Risale-i Nur ile tanışıklığımız göz aşinalığından çıkmıştı artık. Bir insanı tanımak için yolculuk yapmak, yemek yemek ve ticaret yapmak gerektiğini söylemiş Rahmet Peygamberimiz(sav). Bende Risale-i Nur’un Kur’an’dan süzülen nefis hakikatlerinde yolculuk yaparken, lezzetli iman hakikatlerini tattım..
Ben Ona vaktimi verdikçe o bana aradığım soruların cevaplarını veriyordu. Bundan daha kârlı bir ticaret yok benim için. Bu dünyada ki asli vazifemi, nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi öğrendim. Ve aslında ben Risale-i Nur ile değil kendimle tanışmıştım..
Sorumluluklarımız belki dağ gibiydi ama o dağ gibi yükümüzü yolculuk ettiğimiz gemiye bırakıp hafiflemeyi yani tevekkül etmeyi öğrendim. Zira 23. sözü okumuştuk ve “Zahmetten ve hapisten ve maskaralıktan kurtuldum” dedim.
Ve hayatıma düstur olarak geçirmeye çalıştığım bir hakikat daha buldum Risale-i Nur’da.
Üstadımız her şeyi özetlemiş;
Görüyorum ki: şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir askeri misafirhane telakki (kabul) etsin ve öyle de izan etsin (anlasın) ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki (anlayış) ile, en büyük mertebe olan rıza mertebesini çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimi bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.
Nasıl ki askeriye de her bir askerin üniformaları, teçhizatları, yiyecekleri ve barınakları verilir ve ona “Sen görevini yapmakla yükümlüsün biz senin bütün ihtiyaçlarını veriyoruz bak” denir. Aynen öyle de insan bu dünyayı askeri bir misafirhane olarak görmeli ve yalnızca Allah’a kulluk görevini yerine getirmeli. Sebepler vasıtasıyla bizim ihtiyacımızı gören Allah’tır. Ne makam ne para ne de tanınmak. Bunlar dünyanın geçici nimetleri. Hırsımı bunlar için değil ahretin elmas parçaları için kullanmak gayesindeyim artık.
Bunu bildim ve bu hakikati hayatımın en yüksek gayesi yapmak ümidindeyim. Eksikliklerim ve hatalarım çok fakat Allah’ın rahmetinden ümitvarım.
Şimdilerde Nurmektebi’nde hikayesi benimkine benzeyen kardeşlerle, muhtaç olan kardeşlerimize bu hakikatleri duyurma çabasındayız. Kusurumuz varsa affola..
Tarık Emre Şahin